Politika Felsefesi Nedir?

Ersin Vedat Elgür

Dicle Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi

“Girit’e kaçmak, Girit’te yaşamak, Atina’da ölmenin alternatifiydi. Fakat Sokrates Atina’da ölmeyi seçti. Sokrates, Girit’e felsefeyi sokmak uğruna yaşamını korumaktan ziyade, Atina’da felsefeyi korumak uğruna yaşamını feda etmeyi tercih eder. Eğer Atina’da felsefenin geleceğine ilişkin tehlike o kadar büyük olmasaydı, Sokrates, belki de Girit’e kaçmayı seçerdi. Onun seçimi, en yüksek seviyeden bir politik seçimdi. Onun seçimi, kendi tikel durumunun basit, tümel ve değiştirilmez bir kural altına sokulmasına dayanıyor değildi”

 

Strauss, Sokrates’in öldürülme kararı karşısındaki tavrını betimlerken, kişinin tekil bir olay karşısındaki, o anda içinde bulunduğu koşullar aracılığıyla yapmış olduğu değerlendirmeyi politik bir seçim olarak belirliyor. Politika ile ilgili olarak buradaki vurgu, Strauss’un Politika Felsefesi başlığı altında yapmış olduğu dönemlendirmeyle yakından ilgili; ve aynı zamanda onun tercihini de belirtiyor. Klasik Politika Felsefesi geleneğindekine (ki burada özellikle Platon ve Aristoteles’in adı anılır) benzer biçimde mutlak anlamda belirlenmiş tümel bir ilkeye göre tekilin aldığı tavır olarak politika değildir Strauss’un tercihi. Ama bir dakika! Strauss aynı zamanda klasiklerin siyasal alana katmış olduğu hakikat arzusunun kaybedilmesini modern politikanın en büyük zaafı olarak saymaz mı?


Fakat başka bir yerde de klasiklerin ideaya havale ettikleri hakikatin (ki burada adı klasiklerin içinde sayılan Aristoteles’in tavrının ayrı bir yere konulması gerektiğini de unutmamak lazım) modern politika felsefesinde Hegel aracılığıyla tarihe havale edilmesine de
“insan iyi toplum sorusundan vazgeçemez ve bu soruyu tarihe veya kendi aklından farklı bir başka güce havale etmek suretiyle bu soruyu yanıtlama sorumluluğundan kendisini kurtaramaz” cümlesiyle karşı çıkmaz mı?

 

Ebedi bir hakikatin referansından köklenen bir tavır alışla şimdi ve buradanın değerlendirilmesinden yola çıkan bir değerlendirme biçimi arasındaki yarık Strauss’un düşünce tarihi içinde ayrılmış olan kamplardan birine ya da diğerine yerleştirilmesini zorlaştırır. Politika Felsefesi Nedir? kitabına bir tanıtım yazısı yazan aynı zamanda kitabın çevirmeni Solmaz Zelyut Hünler’in de dediği gibi Strauss için bir giriş yazmak “bu türden her denemeyi boşa çıkaracak, yazarını mahcub edecek” bir girişim olma riskini taşır. Gelecekteki ya da evrensel bir zaman tasavurrundaki idealitenin koruyucu çatısı altında konuşmanın kolaylığı ile şimdiki ve geçici bir zamanın çırılçıplak güvensiz ‘an’ı içinde konuşmak arasındaki ince ipte bir o tarafa bir bu tarafa yürüyen bir düşünür için konuşmak kolay mı?

 

Strauss elbette bu zorluğu okuyucusuna tattıran bir yazar ama çözülemez değil; özellikle Ernst Bloch gibi ustanın –ki Strauss ne dil ne de düşünme gücü bakımından ona yetişebilir- tartışmaları eşliğinde okunursa oldukça kolay okunabilir bir düşünür. Bloch (İletişim Yayınları’ndan çıkan ve Tanıl Bora’nın muazzam çevirisi ile bizlere ulaşan) Umut İlkesi’nde aynı gerilim içinde hareket eder. Gelecekte olabilecek bir idealitenin düşünsel gücü olmadan şimdiyi değerlendirmenin ve ona göre eylemenin mümkün olmadığını anlatan Bloch bir yandan, Klasikler’in anladığı anlamda bir hakikati ayaklarımızın altından çeker fakat bir yandan da insanın kendi düşüncesi ve tarihsel bilinciyle kurmuş olduğu bir yeni hakikat olmadan da politikayı düşünemeyeceğimizi söyler. İdeal ve reel olanın birleşme zemini politikanın umut ilkesi ile birleştirilebilir; fakat bu ancak diyalektik düşünen bir zihne ve diyalektik bir eylem pratiğine açıktır. Strauss’un göreli görülen tavrındaki ve onu tam olarak tanımlayamamadaki sorun Strauss’un diyalektikle tanışıklığının oldukça zayıf olmasıdır.

 

Fakat elbette ki düşünce tarihinden yer alan her yazardan aynı şey beklenmeyecektir ve bu anlamda Strauss’un diyalektik bir biçimde tavrını anlatmadaki yetersizliği politik düşüncenin tarih içindeki seyrini, geçişliliğini ve kırılmalarını anlatırken dehşetengiz bir yeteneğe dönüşür.

 

Politika Felsefesi Nedir kitabında ilk önce felsefeyi “bütün hakkındaki kanıların yerine bütünün bilgisini geçirme girişimi” olarak tanımlayan Strauss Politika Felsefesi’ni de benzer bir biçimde “politik şeylerin doğası hakkındaki kanının yerine politik şeylerin doğasının bilgisini geçirme girişimi” olarak sunar. Tarih içinde bu girişimlerin seyrini takip etmek politika felsefesinin genel kavramlarını ve çerçevesini, ama en önemlisi de ondaki kırılmaları takip etmemizi sağlar. “Bugün politika felsefesi, tümüyle kaybolmadıysa bile, bir çöküş ve belki de bir çürüme içindedir” derken, Strauss hakikat ve iyi bir yaşam idealinin kaybolduğun söyler ve bu da bizi Strauss’un politika felsefesinden bahsettiği her anda bütünlüklü bir kuram arayışına gönderir.

 

Bu tür bir kuram ve idealite arayışlarının Klasik diye nitelendirilen biçimi, özellikle Platonik bir idea arayışında vücut bulan ve bu geleneğin takipçisi düşünürlerde bulunur. En Yüksek İyi’nin motive ettiği bu düşünme geleneği insanların mutlu yaşam olanaklarını, bu dünyanın ya da şimdi ve buradanın arkasında gizlenmiş bir hakikatin keşfedilmesi çabasına odaklar. Fakat mutlu yaşama dair bu Klasik tez tam da Zizek’in “Ya ideoloji, sonlu evrenin kapalılığının dışında, geçiş yapılabilecek ‘hakiki bir gerçeklik’ vardır inancının ta kendisinde yatıyorsa?” cümlesi ile sakatlanır. Fakat bu sakatlanmayı, kimi filozoflar (en azından düşünmeye devam etmemizi sağlayan bir ufuk olarak) yeni ve olanaklı bir ideallik tasarımı ile iyileştirmeye çalışsalar da kimi filozofların düşünceleri de bu büyük ideallerin sınırlanması ya da hedefin küçültülmesi ile maluldür.

Strauss’a göre bu hedef küçültmenin diğer adı da Politika Felsefesi tarihi içinde Klasik tarza karşıt olarak Modern Politika Felsefesi geleneğine karşılık gelir. Modern Politika Felsefesi kendini “klasik şemanın gerçekçi olmadığı gerekçesiyle reddedilmesi” gerekliliğine dayandırır ve bu reddiyenin aynı zamanda sadece bir reddiye olmaktan çıkarılarak yeni bir kuram haline dönüşmesi de Strauss’a göre Machavelli ile olmuştur: “Modern Politika Felsefesinin kurucusu Machavellidir.” 

 

Kitabın 3. Bölümünde anlatılan bu gelenek ilk olarak kişilerin erdemleri üzerinden kendini inşa eden Klasik Politika Felsefesi geleneğine karşı kurumları öne sürer. İnsanın “çekice gelirliği”nden yani eğitilebilirliğinden feyz alan bu geçiş zorunlu olarak idealitelere kendini dayandıran klasik geleneğin yaratmış olduğu standartların da geri çekilmesini gerekli kılar: “Machiavelli’nin başarısının büyüklüğünü fark etmek için, onun prensibine dair berrak bir kavrayışa sahip olmak zorunludur. Bu prensip tekrar edersek şudur: adil veya arzulanır sosyal düzenin gerçekleşmesini, kesin değilse de, mümkün kılmak için ya da şansı fethetmek için standartların alçalması zorunludur; vurguyu ahlaki karakterden kurumlara kaydırmak zorunludur.” Kuramın doğrulukla ilgili odağını ebedi bir zaman ve evrensel bir mekan tasarımından şimdi ve buradaya kaydırırsanız eş-zamanlı olarak bir ölçüt sorunu ile de karşılaşırsınız; bu demektir ki artık ideal ya da tanrısal bir ölçüt de kullanmayacaksınız. O halde yeni bir arayış başlar. Bu konuda “Machiavelli’yi şöyle akıl yürütüyor olarak sunmak mümkündür: Adalet mi istiyorsunuz? Ben size ona nasıl ulaşabileceğinizi göstereceğim. Ona vaazlar sayesinde, nasihatlar veren konuşmalar sayesinde değil; ancak, adaletsizliği düpedüz kazançsız hale getirmek sayesinde ulaşacaksınız. İhtiyacınız olan şey hiç o kadar da karakter formasyonu ve moral müracatlar değil (bunlar Klasik geleneğin erdem anlayışına karşı söylenir); ama bundan çok daha fazla, doğru dürüst kurumlar ve bunlar içindeki dişli kurumlar.” Yani artık adaletin yüce bir ideası yerine adaletsizlik olarak ‘görülenin’ bir yadsınması ile adalet idesine ulaşılacaktır. Fakat ölçüt sorunu devam eder; adaletsiz olanın gerçekten adaletsiz olduğuna kim karar verecek? Burada karar veren “bencil hırsın ona hayat verdiği ve üstlendiği büyük kamusal görevlerde sadece kendi tasarısını renklendirme fırsatlarını” gören prenstir. Strauss açısından burada önemli olan klasik Machavelli yorumlarındaki gibi iktidarın tek-erkliliği ya da ‘nabza göre şerbet’ referansına sahip ifadeler değildir. Önemli olan değerlendirmenin verili olanlarla yetinmede ısrar eden tarzıdır.

 

Bu tarzı Hobbes devam ettirecektir; fakat o Machiavelli gibi sadece kurumlardan kaynaklı yapma bir adalet ve hukuk yerine “adaletin sadece toplumun eseri olmadığı ve de bir doğal hukukun var olduğu şeklindeki geleneksel anlayıştan da besleniyordu ama yine de klasik politika felsefesinin hedefinin yüksek olduğunu Machavelli gibi benimsiyordu” Machavelli kurumların yapmaları gerekenleri anlatırken Hobbes daha çok yurttaşların ödevleri üzerine eğilir fakat bunu Machaivelli ile ortaklaştığı tavırla yapsa da kurum yerine yurttaşı tartışması onu daha masum gösterir. Machavelli’deki şan ve şeref arzusu Hobbes’da ‘ölüm korkusu’na dönüşür ve varlığını korumak politikanın odağına yerleşir: ideallerin ve onların getirdiği amaçların korunmasının canın korunmasından çok daha önemli olduğu klasik politika yapma tarzından fizik varlığın korunmasını politikanın odağına yerleştiren bir sınırlılığa geri dönüş böylece modern zamanları daha da belirginleştirir Strauss’a göre.

 

Bir adım ötesi ise Locke ile görünüşe gelir. Fizik varlığı korumaya odaklanmış politikanın merkezi fizik varlığı dahi tanımlayan mülkiyetin korunmasına geri çekilir: yüce amaçlardan sahip olunan eşyanın korunmasına bu geri çekiliş Strauss’a göre, yarattığı düşünsel doyumsuzlukla beraber hakikat iddiasını tekrar dile getiren ve politikayı tarih aracılığıyla klasik tarzda yeniden kurmaya çalışan bir başka modern üslubu ortaya çıkarır; Alman Romantizmi ve Alman İdealizmi. Bu tepkisel ortaya çıkışı körükleyen ise, Strauss’a göre, Machavelli-Hobbes-Locke geleneğinin insanı alçaltan tavrına karşı çıkan Rousseau’nun sert protestosudur. Modern öncesinin sükunetine davet eden bu tavır Hegel açısından makul görülmese de pre-modernden şimdiye bir süreklilik çizelgesi çıkarılarak hakikat korunmaya çalışılır.

 

Fakat Modern Politika Felsefesi’nin bu ikinci kuşağı tarihi ve onun momentlerini hakikatin açınımın seyri olarak konumlandırdığında, umulanın aksine bir etki ortaya çıkar: tarihin göreliliği tüm hakikat iddialarının yadsındığı bir nihilizmi zorunlu olarak ortaya çıkarır; temsilcisi de dehşetengiz dil becerisiyle kendine müritler ve üst-insanlar arayan Nietzsche’dir. Politika Felsefesinin Modern Döneminin bu üçüncü kuşağı aracılığıyla gökyüzünden yeryüzüne inen siyaset şimdi de kurumları ve yapıları hiçe sayar ve onları aşağılar biçimde kişinin kendi bireysel yaşamındaki bir tavra ya da tavırsızlığa geri çekilir. Tanıtımın başında Strauss’tan aktardığımız gibi “politika felsefesi kaybolmasa bile, bir çöküş içindedir”.

 

Strauss’u severiz ya da sevmeyiz; Amerika’da Schmitt ile beraber Neo-con’ların ideoloğu olduğunu söyleyerek yadsıyabiliriz, hatta çok zaman söylendiği gibi faşist olduğunu iddia ederek görmezden de gelebiliriz, ya da benimde katıldığım bir yorumla Marksizm konusundaki zayıflığının politikadaki yeni olanaklara gözlerini kör ettiğini düşünebiliriz. Fakat yine de Politika Felsefesi Nedir? kitabı politika düşüncesinin seyrini izlemek açısından vazgeçilmez bir kaynak olarak karşımızda duruyor.

Paradigma yayınlarından çıkan ve Solmaz Zelyüt Hünler tarafından çevrilen kitap Hünler’in açıklayıcı bir giriş bölümüyle başlıyor ve Politika Felsefesi Problemi, Klasik Çözüm (Platon-Aristoteles) ve Modern Çözümler (Machavelli-Hobbes-Locke / Rousseau-Alman Romantizmi-Alman İdealizmi / Nietzsche) başlıklı üç bölümden oluşuyor.  

 

Yazının alındığı kaynak sayfa: http://www.sabitfikir.com/felsefe/politika-felsefesi-nedir

Ana Sayfa